Tıp Alanında Çığır Açan Müslüman Bilim Adamları Kimlerdir?

Ali Bin Abbas, Ammar Musuli, Ali bin İsa, Ebû Bekir er-Razi, İbn Sina, İbn-i Nefis, Akşemsettin Hz, İbn-i Hâtip, Abbâs Vesîm Efendi gibi dünyaca ünlü Müslüman bilim adamları ve hekimleri tıp alanında ve insanlığın her yönden gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur.

Cerrahi İlminin Kurulmasında Müslümanların Yeri

Müslüman bilim adamlarının, cerrahîye olan ilgileri Yunan tıp klasiklerinin IX. yüzyılda Arapçaya çevrilmesiyle başlamıştır. Bu tercümeler Yunan tıp bilimlerine karşı olan alakayı da beraberinde getirmiştir.

Zekeriya Râzî (841-926), Batı’da Rhazeş olarak bilinir ve çağının en büyük hekimidir. George Sarton şöyle yazmaktadır:

“Râzî Orta Çağların en büyük klinisyeni olmasının yanı sıra iyi bir kimyager ve fizikçidir. Kadın hastalıkları ve doğum bilgisine ve göz cerrahîsine büyük katkılarda bulunmuştur.”

Razî, yaranın dikilmesinde ilk olarak ipek iplik kullanmış; kırıklar hakkında bir çalışma hazırlamış, cerrahî üzerine bir eser yazmıştır.

Ebû Kasım el Zehravî ise Orta Çağda rakipsiz bir kabiliyettir. Diğer adıyla Abulcasis Batı’da modern cerrahinin babası olarak anılmaktadır. Donald Campbell’e göre: “Avrupa âlimlerinin Zehravî ile ilgili dikkatini çeken şey, doğumda cenini kolaylıkla çıkarmasıdır.”

Ceninin “ters doğumuna müdaheleyi ilk defa Ebû Kasım el Zehravî bulmuştur.

Tarihte hemofiliyi ilk açıklayan hekim Zehravî’dir. Leğen kemiği kırıklarının tedavisini ilk yapan kişidir. Zehrâvî her türlü göz ameliyatını yapmıştır.

Zehravî 200’den fazla âlet kullanmıştır ve çoğunun plânı ve dizaynı kendisine aittir. Bu âletlerin farklı kullanılmasını detaylı olarak resmetmiştir. Kullandığı âletlerin şekillerini verdiği için ameliyat târifleri net ve pratik açıdan değerlidir. Zehravî cerrahî aletleri sistematik olarak sınıflandıran ilk hekimdir.

Zehravî tarafından sulu fıtık olarak adlandırılan hidrosel, skrotumda sıvı birikimidir. Bu ameliyatın yapımı hakkında geniş bilgi vermiş, kaç kişiyle çalışılması gerektiğini söylemiş ve tedâvi sonrası yapılacak işlemleri yazmıştır.

Zehravî, taş çıkarma ameliyatını geliştirmiştir. Bu ameliyat Arap cerrahlar arasında yaygındı, ameliyat teknik bakımdan üstün bir seviyeye çıkarılmıştır.

Kaynak: Müslüman İlim Öncüleri, Sf. 131

1. Müslüman Cerrah Ali Bin Abbas (?- 994)

Bundan 1000 sene önce ilk defa kanser ameliyatını yapan Müslüman cerrah Ali bin Abbas’tır. Devrinde başta kanser olmak üzere en zor ameliyatları başarıyla gerçekleştirip Batı’da Haly Abbas adıyla şöhret bulan ABBAS çok iyi bir cerrahtır. Uzun yıllar İslâm âleminde cerrahi doktor adayları Ali bin Abbas’ın anatomisini bilmeden cerrah olamazlardı. Cerrah adaylarına bu anatomiyi bildikten sonra aşağıdaki şekilde yazılı olan bir diploma verirlerdi.

“Alah (c.c.)’ın yardımıyla biz onu cerrah­lıkta bildiği şeyleri icraya, kendi işinde başarılı ve hayırlı olmaya mezun kılmak istiyoruz. Böy­lece o iyileştirinceye kadar yara tedavi edebilir, kan alabilir, emoroit kesebilir, diş çekebilir, sün­net yapabilir. Yalnız o, bundan sonra üstleriyle, bilgili ve tecrübeli öğretmenlerine danışmayı ihmal etmeyecektir.”

Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre kılcal kan damarları fikrini ilk defa ortaya koyan Ali bin Abbas’tır.

Ali bin Abbas’ı şöhrete kavuşturan başlıca eseri “Kitâb-ül Meliki = Sultan Kitab” dır. Dr. Siğrid Hunke’nin ifadesiyle, dünya tababetine hedye edilen, o zamana kadar eşine rastlanma­yan bir eserdir. Batı’da, Liber Regius adıyla ün bulan bu kitabın özelliği o zamana kadarki bü­tün millet ve çağların tıp bilgisini işlemesi ve bunları mantıkî bir şekilde düzenlemiş olmasıy­dı.

Ali bin Abbas Yunan tıbbını inceleyip, Yu­nanlı meşhur doktorları «Hipokrat (M.Ö. 460-377), Galen (M.Ö. 131-201) ve Oribasios (325-403)» tenkit ederek birçok yanlışını tespit etmiştir. Meşhur eseri Sultan-Kitab’ı yazmasının en önemli sebebi bundandır.

Batı’da «Sultânî Kitab» 1493 yılında Nurnberg’li iki doktorun akrabalık kuracak kadar birbirlerine yaklaşmalarına sebep olmuştur.

Hieronymus Holzschuher, Padua Üniversitesi’ne devam etmekte olan bir gençtir. Venedik’­te Pisalı Stephan tarafından Latinceye çevrilip bastırılan «Sultanî Kitab»ı satın almış. Genç san­ki hazine bulmuş gibi sevinmiştir. Nürnberg’in şehir doktoru Hieronymus Münzer ise kitap koleksiyonuna düşkün birisiymiş. Genç Holzschuher’in “Kitâb-ül Melîkî = Sultani Kitab”a sahip olduğunu öğrenince ona hayran olup ve şun­ları ifade etmiştir: “Bu değerli kitabı temin, böy­lece zekâ ve alâkasını isbat eden genç Holzschuher’e karşı fazlaca hayran oldum ve sevgili bi­ricik kızım Dorothea’yı zengin bir cihazla bir­likte ona verdim.”

Kitâb-ül Meliki 1294 yılında Kâhire’de basıl­dı. Latince’yle birlikte Fransızca ve Almanca’ya çevrildi. Eserin bir nüshası mevcut olup o da Berlin Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Sultanî Kitab, Bergama kadısı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş; 2 cilt olan bu tercüme bu­gün Bursa Ulu Câmî Kütüphanesi 2 numarada kayıtlıdır.

2. İlk Göz Ameliyatını Yapan Ebû Bekir Râzî

İsmi, Muhammed bin Zekeriyyâ olup, künyesi Ebû Bekir’dir. Râzî mahlâsıyla meşhûrdur. 866 (H.252) senesinde Rey’de doğ­du 932 (H.320) senesinde vefât etti. İslâm âleminin en büyük tabîbi olarak tanınan Râzî, fevkalade bir hafıza gücüne sahipdi. İl­mî çalışmaları, nazarî ve amelî olmak üzere iki yönlüydü. Ona gelinceye kadar tıp ilmi esâslı usûl ve metotlardan mahrem ve dağınıkken, bu ilmi yeniden temellendirmiş ve sistemleştirmiştir.

Kızamık ve çiçek hastalığını ilk defa birbirinden ayıran ve tedavi metodunu bulan odur. Çocuk hastalıkları ile kadın doğum hastalıklarını tarif, tasnif etmiş, teşhis ve tedâvî yollarını göstermiştir. Tenâsül yolları hastalıklarını incelemiş, ameliyatlarda ilk defa hayvan bağırsağını dikiş ipliği olarak kullanmıştır. Cıvalı merhemleri de ilk defa bulup tedavide kullanan odur.

Hafif müshilleri, inmelerde şişe çekmeyi, devâmlı ateşli hastalıklarda soğuk su­yu ilk olarak tatbîk ve tavsiye etmiştir. Tecrübî metodu uygulamış, bâzı hayvanlar üzerinde deneyler yapmış, tıp târihinde ilk defa kobay kullanmıştır. Râzî, ayrıca psikiyatri üzerinde de çalışmıştır.

Ona göre; bedenin sıhhatiyle rûhun sıhhati eşittir. Bu sebeple tel­kinle tedâvî çok önemlidir. Şüphesiz her şeyin sâhibi, yaratanı Allâhu Teâlâ olduğu gibi şifâyı da gönderen, yaratan O’dur. Sebep­lerine iyi yapışıp şifâyı Allahu Teâlâ’dan beklemelidir.

Ebû Bekir Râzî; sükûnet, rüzgâr, rutûbet ve binâların sıhhî tesîsat ve banyo­ları hakkında da enteresan incelemelerde bulundu. Havanın te­mizlenmesi için kötü kokuları değiştirmeye, hasta odalarını hava­landırmaya ve hastaların temiz su içmelerine îtinâ gösterirdi.

Gout (damla hastalığı) ile romatizmayı birbirinden ayırdı. Kalp enfaktüslerine karşı hacamatı uyguladı. Onun hârika keşiflerinden biri­si de, böbrek ve mesânesindeki taşları ilaçlarla parçalatması ve­yâ ameliyatla çıkartmasıdır.

Kimya sahasındaki bilgileri ve tecrübeleri, tıp sahasında tatbîk etmesi, başlıca husûsiyetlerindendir. Gerçek ilmî usûllerle çalışan Râzî, tecrübî kimyanın babası kabûl edilmektedir.

Eserlerinin sa­yısı iki yüz otuz civarında olup kitab, risâle, makâle şeklindedir. Eserleri, başta tıp ve kimya olmak üzere muhtelif fen ilimleriyle ilgili olup asırlarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi, 17.c, 21-22.s.

Çocuk Hekimlerinin Babası Ebû Bekir Râzî

Horasan’ın Rey şehrinde doğduğu için Râzi adı ile anılan Ebu Bekir Muhammed bin Zekeriya, İslâm tıbbının ilk ve en önemli kişilerindendir. Razi çocuk hekimliği konusuna ilk ilgi duyan hekimlerdendir. Batı dünyasında «Paractice Puerorum» adı ile bilinen çocuk hastalıkları kitapçığı, bugün için bilinen ilk toplu çocuk hekimliği kitabıdır. Bu nedenle Razi’ye çocuk hekimlerinin babası diyenler vardır. Diğer kitaplarında da çocuk hekimliği konusuna yer yermiştir.

Al-Havi’de bebek ve çocuk bakımı ile ilgili bölümler vardır. Osteomyelit’i diğer kemik şişliklerinden ayırt eden, spina bfida’yı ilk tanımla­yan hekimdir. Yine bu kitabında bebeklerde havale ve dişlerin zor çıkması konularındaki gö­rüşlerini belirtmiştir.

Kitabûl Mansuri’de doğum öncesi bakım ile yenidoğan bebeğin bakımı ve hastalıklarının tedavisi ile ilgili bir bölüm vardır.

Kızamık ve Çiçek Üzerine” adlı makalesinde bu iki hastalığın ayırıcı teşhisini yapmaya çalışmıştır.

İlginç Yönleri: «Bir kantar ilim, bir ok­ka edebe muhtaçtır» sözü günümüze kadar gel­miştir. Hayvanlar üzerinde deneyler yapmıştır. Ateşin bir hastalık olmadığını vücudun hastalı­ğı atmaya çalışması sonucu olduğundan, safra yollarının tıkanmasının sarılığa yol açacağından, baharda güller kokmaya başladığı sırada ortaya çıkan bahar nezlesini ilk tanımlayan, hayvan bağırsaklarını ameliyatlarda ilk kullanan hekimdir.

Kaynak: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, Ocak 1982, Ek Sayı

3. İlk Defa Katarakt Ameliyatını Gerçekleştiren Müslüman Doktor Ammar (11.yy)

 11. yüzyılın en tanınmış göz doktorlarından biridir. Asıl adı Ebû’l Kasım Ammar bin Ali el-Mavsılî’dir. Avrupa’da “Canamusali” adıyla tanınmıştır.

Önce Irak’ta sonra da Mısır’da oturmuştur. Ki­tabında anlattığına göre; uzak ülkelere seyahatlarda bulunmuş, bu zaman zarfında doktorluk etmiş ve ameliyatlar yapmıştır. Bu seyahatler bir taraftan onu Horasan’a, diğer taraftan Filistin ve Mı­sır’a götürmüştür.

Ammar’ı asıl üne kavuşturan keşfi kendine has bir metotla katarakt ameliyatını günümüzden bin yıl kadar önce gerçekleştirmiş olmasıdır. Ammar, yumuşak cinsten kataraktlar için, içi oyulmuş bir tüp kullandı. Bu tüple kataraktı emerek çıkarmayı başardı. Ve bunu kitabında detaylarıyla anlattı.

Bu ameliyat o kadar şöhret buldu ki, bu saha­da eser yazanlar onun bu konuları anlatan kitabını ya aynen aldılar, ya büyük ölçüde istifade ettiler, ya da kaynak olarak onu gösterdiler. Mesela 12. yüzyılda yaşayan Gâfiki tıbla ilgili yazdığı “Mürşid” adlı eserinde Ammar’da fazlasıyla faydalanmıştır. 13. yy. sonunda yaşamış bulunan Hamalı Selahaddin yazdığı “Nûr’ul Uyun” adlı ese­rinde Ammar’ın bu ameliyatla ilgili kısmını kelimesi kelimesine kitabına almıştır.

Kaynak: Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Sf. 37

Katarakt Tedâvîsini Keşfeden Âlim Ammâr Musûlî

11. asır Müslümân tıp âlimidir. İsmi, Ammâr bin Alî el-Musûlî olup, künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Batı dünyâsında Cana-musali adıyla tanındı. İslâm âleminde yetişen ve önde gelen göz hastalıkları tabibi ve cerrahlarından olan Ammâr, yaptığı yerinde teşhis, tedâvî ve ameliyat metodlarıyla tanındı. Kata­rakt hastalığını tedâvî için keşfettiği altı çeşit ameliyat usûlü üzerinde durdu. Ortaya koyduğu ameliyat usûlleri, kendi zama­nına kadar bilinmiyordu. Araştırmalar sonucu, modern tıbbın elindeki modern âlet ve edevat ile yapılan katarakt ameliyatları ile, Ammâr’in metodu birbirine çok yakın ve benzer bulundu. Hattâ modern katarakt ameliyatları ile onun metodlarının prensip itibâriyle aynı kâidelere dayanmakta olduğu isbât edildi.

250 sene sonra yaşayan tabib İbn-i Ebû Usaybiya, Ammâr hakkında şunları söylemektedir. “O, meşhûr bir göz tabibi ve sözü çok edilen bir zât idi. Göz hastalıklarının te­dâvîsinde tecrübe ve ameliyatlarda büyük mahâret sâhi­biydi. Hâkim Biemîrillâh zamanında Mısır’da bulundu. Kitâbü’l-Müntehâb fî İlâcil-Ayn adlı eserini Hâkim Biemîrillâh için kaleme aldı.”

Eser, 43 varak, yani 86 sahîfedir. Ammâr, bu eserinde yaptığı ameliyatları anlatmaktadır. Mükemmel bir tertip içerisinde, son derece vecîz bir lisan ile yazılan eser, târihî bir girişten sonra, görme organının anatomisine yer vermektedir. Daha sonra çiziklerden başlayarak göz kapağı hastalıkları anlatılmıştır. Bu bölümden sonra; göz pınarlarına, göz derileri­ne, göz bebeğine ve son bölümde de gözün daima nemli bulunmasına temas edilmiş ve göz sinirleri ele alınmıştır. Eserde, önce hastalıkların isimleri ve bunlarla ilgili açıklamalar bulunmaktadır. Daha sonra sebebi ve tedavi şekli yer almaktadır.

Eserin mühim bir yönü de, ameliyatlarda özel îmâl edilmiş metal, içi boş iğne gibi bir âletin kullanılmasıdır. Ayrıca, göz be­beğinin ışığa karşı olan tepkisi ile kataraktın ameliyata müsâit olup olmadığına dâir karar verme tekniği geliştirmesidir. Eserin tek yazma nüshası, İspanya’da, S.Lorenzo Krâliyet Manastır Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi, 2.c, 132-133.s.

4. Orta Çağın En Meşhur Göz Doktorlarından Ali bin İsa

Ali bin İsa, ilk defa göz hastalıkları hakkında eser veren Müslüman tıp bilginidir. Orta Çağın en meşhur göz doktorlarındandır. Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte XI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kesindir.

Hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Ali bin İsa, ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Ebü-l Ferec bin Tayyip’ten dersler aldı. Doktor olarak çok dikkatli, ileri görüşlü ve düşünceliydi.

Ali bin İsa’yı Orta Çağın en meşhur göz doktoru haline getiren eseri hiç şüphesiz “Tezkiretül Kehhalin: Göz Doktorları İçin Hatırlatma” adlı kitabı olmuştur. Tıp tarihçileri, 19. yüzyılın ortalarına kadar, gözle ilgili, daha iyi bir eserin bulunmadığını kaydederler. Gerçekten bu eser gözün yapısından ve göz hastalıklarından bahseden ve en eski ve en değerli eserler arasındadır. Orijinal bir çalışma olan eser, Arapça yazılmıştır.

Gözle ilgili her hususa geniş yer verilen eserde önsözden sonra şu konulara yer verilmiştir.

  1. Bölüm: Göz anatomisi
  2. Bölüm: Gözün dış hastalıkları ve tedavileri, göz kapakları, göz yaşı bezleri, gözün tabakaları, kornea ve uvea hastalıktan ve tedavileri, katarakt ve ameliyatı.
  3. Bölüm: Gözün iç hastalık ve tedavileri, görme hastalığının belirtileri, miyop, hipermetrop, gece ve gündüz körlüğü, saydam tabaka, retina, görme sınırı ağ tabaka ve iris hastalıkları, şaşılık görme hastalıkları. Burada 133 hastalığın tarifi yapılmaktadır.
  4. Bölüm: Sağlığın korunmasıyla ilgili bilgiler.
  5. Bölüm: 141 basit ilaç ve bunların göze olan etkisi. Bu bölüm ise alfabetik olarak kaleme alınmıştır.

5. Kan Dolaşımının Keşfi: İbn-i Sina

Tıp ilmi tarihinde en önemli buluşlardan biri kan do­laşımının keşfidir. Bu keşfin önemli olduğu kadar sahip çıkanı da çok olmuştur. Kan dolaşımının William Harvey tarafından bulunduğu fikrinin yanında, kılcal borucukların-damarların da batılılar tarafından keşfedil­diği bizdeki tercüme kitap ve makalelerde de mevcut­tur.

Halbuki büyük İslâm Türk Âlimi İbni Sina “Kanun”unda aynen; “..Kilus (Cyhme) arpa suyuna ben­zer koyuca bir sıvıdır. Onun ince ve hafif kısımları mide ve barsaktan emilir. Emilim ince barsaktaki mesentezium venâlarından olur. Keylus buradan v-portae dalları ile karaciğer içine kıl gibi ince damarlar; kopillerle yayılır ve sonra onlar ile anastomoz yaparak karciğerin dışbükey yüzünden çıkan kılcal damarların dalları ile birleşir. Bu anastomoz yapan da­marlar o kadar incedir ki, kan bunlardan geçebilmek için çevresinden vücuda alınan suyu massedir. Bu su­yun pek az miktarı doğruca, işe yarar büyük çoğunluğu ise gerekli besin maddelerinin bu kılcal damarcıklardan geçirilip kullanılması için kullanılır.” diye yazmıştır.

Kan dolaşımının keşfi meselesi üzerinde değişik ilim adamlarının fikirlerinde de kan dolaşımı keşfinin tam manâsıyla İbni Sina’nın öğrencisi sayılan İslam Âlimi İbni En Nefis (Öl: 1289. Şam) olduğu görüşünde birleşmektedirler.

Bilim Tarihinde Keşiflerin İçyüzü Sh. 84

6. Avrupalılardan Üç Asır Önce Küçük Kan Dolaşımını Keşfeden Tıp Otoritesi: İbn-i Nefis

İsmi, Ali bin Ebü’l-Hamz el-Kureşi ed-Dımeşkî el-Mısrî eş-Şafiî olup, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Lâkabı ise Alâaddin’dir. İbn-i Nefis diye meşhur oldu. Hadis, fıkıh, tıp, lügat, mantık, siyer ve birçok ilimlerde söz sahibi olan İbn-i Nefis, 1210 (H.607) senesinde Türkistan’ın Kaş şehrinde doğdu. 1288 (H.687) senesi Zilkade ayında Mısır’da vefat etti.

İslâm dünyası tıp çevrelerinde meşhur olan İbn-i Nefis, asırlar boyunca emsali yetişmeyen üstün bir idarecilik ve tabiplik örneği ortaya koydu. İlaçlar hususunda İbn-i Sina’yı çok geride bıraktı.

İbn-i Nefîs özellikle kalbin ve solunum yollarının anatomisi üzerinde durdu. Böylece, kanın kalpten akciğerlere, akciğerlerden de kalbe geliş gidiş sistemini inceledi.

Kan dolaşımını ilk defa bulan alim İbnü’n-Nefis’ti. Daha 1553’te Miguel Serveto, 1559’da Realdo Colombo, 1628’de Harvey kan dolaşımı hakkında tek söz etmeden asırlar önce, İbnü’n-Nefis, kan dolaşımını anlatmıştı. İbnü’n-Nefis’in kan dolaşımını keşfettiği gerçeği, 1953 yılında da Paris Tıp Fakültesi’nde bir tez halinde müdafaa edildi. Tezi takdim eden Dr. Herpin, İbnü’n-Nefis’in bu büyük keşfini 1553’te Geneve’de yakılan İspanyol ilim adamı Miguel Serveto’dan üç asır önce yaptığı hususunda ısrar etmiştir.

Max Meyerhof, İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı İbnü’n-Nefis maddesinde, İbnü’n-Nefis’in, Galen ve İbni Sina’ya açıkça aykırı bir şekilde, aşağı yukarı doğru bir tarzda, küçük kan veya akciğer küçük kan dolaşımını Avrupalı Miguel Serveto (Michel Servet, keşfi 1556) ve Realdo Colombo (1559) tarafından keşfinden üç asır kadar önce keşfetmiş olduğunu belirtir.

Kaynak: İslam ve İlim, 61.sf.

7. Mikrobu Keşfeden İslâm Alimi Akşemsettin Hz.

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis Pasteur’dan 400 yıl önce, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemsettin Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin devası vardır» hadisi şerifine tabi olan Akşemsettin Hz. dini ve tıbbî ilimlerde inceden inceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» adlı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin canlı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

Akşemseddin Hazretleri bedeni hastalıkların olduğu kadar ruhi hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i Ervah» ruhların doktoru derlerdi.

Akşemseddin Hazretleri, Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unvanı verilmiştir.

Kaynak: Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram Veli

8. Vebanın Bulaşıcı Bir Hastalık Olduğunu İlmî Yoldan Açıklayan Doktor: İbn-i Hâtip

İbn-i Hâtip, Endülüs’ün büyük doktorlarındandır. Veba hastalığı ve bulaşıcılığı hakkında, Yersin ve Kitasato tarafından 1894 tarihinde mikrop keşfedilmeden önce eser veren, bu konudaki izahlarıyla dikkatleri üzerine çeken büyük bir Müslüman hekimdir.

Aynı zamanda vezir ve şair olan İbn-i Hatip, Gırnata’ya yerleşen Hatip Oğulları ailesindendir.

Tarihle ilgili “Gırnata Tarihi” eserinin yanında daha çok vebayla ilgili eseriyle şöhret buldu. İbn-i Hatip bu eserinde, vebayı günümüzün modern anlayışı içerisinde gayet güzel izah etmektedir.

İbn-i Hatip, “El-Mukni’ü’s Sail ani’l Maradı’l Hail = Vebayı Soranı İkna Eden Kitap” adındaki bu eserinde, kara ölüm diye nitelendirilen, Avrupa’yı kasıp kavuran, çaresiz ve devasız bırakan veba salgınına mantıklı bir izah kazandırıyordu. O devre kadar özellikle Avrupa’da hastalık fert fert doğar, bulaşma söz konusu değildir şeklinde bir kanaat vardı. Bu yanlışa İbn-i Hatip bütün bütün karşı çıkıyor, şahsi deney ve tecrübeleri, ayet ve hadislerin ışığı altında modern bir anlayış içinde açıklık getiriyordu.

İbn-i Hatip, vebanın kesinlikle bulaşma yoluyla yayıldığını anlatıyordu:

İbn-i Hatip, veba hakkındaki bu cesurca açıklamalarını ileri sürerken, hiç şüphesiz âyet ve hadislerden ilham alıyordu. “Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız.” (Bakara Suresi, 195), “Bir yerde taun (veba) çıktığı zaman oraya girmeyin. Eğer hastalık çıkan yerde iseniz, oradan da çıkmayınız” (Hadîs-i Şerîf) gibi dini rehberleri vardı. Hz. Ömer (r.a.) Şam’da veba salgınının çıktığını öğrendiği zaman oraya girmemiş, askerlerinin halkla görüşmelerini engellemişti. Ta o zamanlar, günümüzde geliştirilen karantina usulü böylesine tatbik edilmişti. İşte İbn-i Hatip’in önünde izahlarını dayandırdığı böylesine sağlam deliller vardı. Sonra gözlem ve deneyleriyle de aynı neticeye varmış, hiçbir kimsenin cesaret edemediği bir dönemde cesurca izahlarda bulunmuştu.

İbn-i Hatip’in bu kıymetli eseri 1863 yılında M.J. Müller tarafından tercüme edilmiş ve neşredilmiştir.

Kaynak: İslam ve İlim, 35.sf

9. Verem Hastalığını Keşfeden Müslümân Hekim: Abbâs Vesîm Efendi

Abbâs Vesîm Efendi, Osmanlılar zamanında 18. asırda yetişen, hekim, hat­tât ve astronomi âlimlerindendir. Kambur Vesîm Efendi ve Derviş Abbâs Tabîb isimleriyle de bilinen Abbâs Vesîm Efendi, 17. yüzyılın sonlarında doğdu. 1760 (H. 1174) senesinde İstanbul’da vefât etti.

Bursalı Tabîb-i Sultanî Alî Efendi ile babası Ömer Şifâî Efendi­‘den tıp, Yanyalı Es‘ad Efendi’den hikmet ve Farsça, Ahmed Mısrî’den astronomi ve astroloji, Kâtibzâde Mehmed Refî Efendi’den tıp ve ta‘lik yazı, ayrıca Latince ve Fransızca öğrendi. Bazı İtalyanca tıp metinlerini Türkçeye tercüme ettirerek, Avrupa’daki gelişmeleri takip etti. Bir ara tahsil maksadıyla Hicaz, Şam ve Mı­sır’a gitti. Bir çok ilmi araştırmalarda bulunup tıp alanındaki bilgisini geliştirdi. İstanbul’a dönüşünde Sultân Selîm Camii civarında eczahane ve muayenehane açtı. İstanbul’da kırk sene müddetle doktorluk yapıp, hem insanlara hizmet etti, hem de tıp alanındaki bilgisini arttırdı. Aynı zamanda tasavvufa yönelip Nakşibendiyye yolu büyüklerinden Mehmed Emîn Tokadî hazretlerinden tasavvuf bilgilerini öğrendi ve tatbik etti. Abbâs Vesîm Efendinin şahsi tecrübeleri ve verem hakkında en son keşiflere yakın araştırma ve incelemeleri vardır.

Deontolojinin (tıp târihi ve tıp ahlâkı) gelişmesine ve uygulama şekline yön verdi. Eski tabîblerin eserlerinden ve kendi hocaların­dan öğrendiği bilgilerle, İstanbul’a gelen bâzı batılı tabîblerin eser­lerinden istifâde ederek Düstûrül’-Vesîm fî Tıbbil-Cedîd vel-Kadîm adlı eserini yazdı. Doğu ve Batı tıbbını karşılaştıran ve mükemmel bir külliyât olan bu eser tıb târihimiz bakımından önemlidir. İki cilt ve 2083 sayfadan ibret olan bu eserin birinci bölümünde baştan sona kadar organ hastalıkları, ikinci bölümünde kadın ve çocuk hastalıkları, üçüncü bölümünde şişler ve ülserler, dördüncü bölümünde basit ve bileşik ilaçlar anlatılmaktadır.

Abbâs Vesîm Efendi‘nin ikinci önemli eseri Uluğ Bey Zîci’nin Türkçe şerhi olan Nehcül-Bülûğ fi Şerh-i Zîc-i Uluğ’dur. Açık Türkçe ile yazılmış olan bu eser, bütün tatbikata ait misalleri, İstanbul arz (enlem) ve tülüne (boylam) göre tertib etmiştir. Eski Türk tak­vimini incelemiş ve metinde olmayan İbranî ve Rûmî takvimlerini ilâve etmiştir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi, 1.c, 14-15.sf